Probiyotikler, Yeni Yaklaşımlar

Ecz.Şeyma ŞAHİN yazdı

Son güncelleme: 06-12-2018

Probiyotikler ve Yeni Yaklaşımlar

1.    Bölüm

Çapkın Tanrı Zeus, Argos Kralı’nın kızı İo’ya aşık olur. Masmavi gözleri olan İo, büyüleyici güzelliği ile nam salmış bir prensestir. Bu sırada Hera ile evli olan Zeus duygularına engel olamaz ve İo ile tutkulu bir aşk yaşamaya başlar. Kocasının İo ile eğlenceli vakit geçirdiği bir gün, Hera durumdan şüphelenerek ani bir baskın gerçekleştirir. Zeus, yapacak bir şeyi kalmadığını fark edince sevgilisini korumak adına onu bir ineğe dönüştürür. Hera geldiğinde karşısında bir inek bulacak ve konu tamamen kapanacaktır. Ancak işler Zeus’un planladığı gibi gitmez. Hera bir inekle karşılaşmasına rağmen ikna olmaz. İneğin kendisine verilmesini isteyerek İo’nun üzerine azılı bir at sineğini musallat eder. İo bu küçük yaratığın ısırıklarıyla adeta acıdan deliye döner. Izdırabı öylesine artar ki, kıtadan kıtaya büyük bir hızla koşmaya başlar. Ege’den Karadeniz’e doğru koştuğu sırada tam karşıya geçecekken vadi su ile dolar ve bunun sonucunda İstanbul Boğazı oluşur. O günden sonra da İstanbul Boğazı’nın adı “Bosphorusus” (Eski Yunanca)  yani “İnek Geçidi” olarak anılır.

Bir deniz olmasa da sıvı akışkanlığının en fazla olduğu boğazdır gastrointestinal sistem. Ve bu sistemin düzgün çalışması ve buna bağlı olarak diğer hücreorgan işlev fonksiyonlarını da etkiler tıpkı İstanbul Boğazı’ nın tüm dünyayı etkilediği gibi…

Louis Pasteur yaklaşık 130 yıl önce insan organizmasıyla sağlıklı bir şekilde iç içe olan ve patojenik olmayan mikroorganizmaların olduğu teorisini ortaya atmıştır. 1907 ‘ de Elie Metchnikoff’ un uzun yaşam ve yoğurt ile paralel bağlantı kurarak geliştirdiği probiyotiklerin hikayesi başlamıştır.

 

İnsan mikrobiyom projesi (Human Microbiome Project, HMP) insan mikrobiyomu ve mikrobiyotayı oluşturan mikroorganizmaların dağılımını ve evrimini etkileyen faktörlerin özelliklerini belirlemek amacıyla Amerika Birleşik Devletleri’nde 2008 yılında başlatılmış, Avrupa ve Asya ülkelerinin de katıldığı interdisipliner bir çalışma projesidir.

  

ü  İnsan, kabaca%10’u insan hücresi, %90’ı bu makroskobik konağa yerleşmiş mikrobiyal hücrelerden oluşan bir süperorganizmadır.

ü  İnsan vücudundaki mikroorganizma sayısı toplam insan hücre sayısından 10 kat daha fazla olup, sadece intestinal mikrobiyotayı meydana getiren genom insan vucudunu meydana getiren genomun yaklaşık 150 katıdır.

ü  İnsan gastrointestinal sistemi yüzey alanı bakımından 200 m² alana sahip (toplam alan 400 m2) ve mikroorganizmalar için uygun yaşam koşulları ve gerekli besin öğelerini ihtiva etmektedir. Bu sebeple gastrointestinal sistem insan vücudundaki mikroorganizmaların yaklaşık %70’ine ev sahipliği yapmaktadır.

ü  İnsanlarda 10.000’den fazla bakteri ve mantar, 3000’i aşkın virüs türü saptanmıştır.

ü  Mikrobiyota gen ekspresyonuna etki eder.

ü  GI kanalda probiyotikler bağışıklık sistemini destekler.

ü  Etki mekanizması: epitel tabakadan makrofajlar, dentritik hücreler ve mikroorganizmalar T hücre farklılaşmasıdır.

ü  İmmun sistem toll like reseptörler sayesinde mikroorganizmalara karşı bir hafıza geliştirir. Bakteri yüzeyinde LPS, flagellin, lipoprotein hatta bakteriyel DNA ile toll like reseptörler etkileşime girerek immun cevap oluşturur.

 

ü  İntestinal mikrobiyotanın 35.000 üzerinde mikroorganizma türlerinden oluştuğu tahmin edilmektedir. Mikrobiyotada 100 trilyon kadar bakteri bulunmakta ve toplam ağırlıkları 2-3 kg civarındadır. Yani vücut ağırlığımızın yaklaşık % 2-3 kadarını bu bakteriler oluşturmaktadır.

 

 

ü      Sağlıklı insanlarda bağırsak mikrobiyatasında kolonizasyon sağlamış mikroorganizmalar; Firmicutes (Laktobasil v.b.) , Bacteroidetes, Proteobacteria, Actinobacteria (Bifidobakteriler v.b.) , Fusobacteria ve Verrucomicrobia olarak 6 bakteriyel sınıfa ayrılırken Bacteroidetes ve Firmicutes cinsleri bağırsak mikrobiyatasının %60’ını oluşturmaktadır.

 

ü     Hakkında en çok bilgi sahibi olunan probiyotik grubu Laktik asit bakterileri ve bifidobakteri gruplarıdır. Fakat aynı gruptan bile olsa bunların farklı pH’ ta yaşama özellikleri vardır. Örneğin; L. casei and L. acidophilus 37◦C ve Ph 3 te yaşabilirken, Lactobacillus delbruekii subsp. bulgaricus yaşayamaz. Bifidobakterilerin ise birçoğu mide pH’ sında yaşayamamaktadır.

 

ü     Bazı laktobasil çeşitleri mukusa bağlı pili salar. (Pili, konak hücreye tutunmayı, penetrasyonu ile sitotoksisiteyi sağlarken aynı zamanda mukozal seviyede nötrofiller tarafından öldürülmeye karşı koyar. Pili yapımı pili geninin kontrolü altındadır.) Bu da kolonizasyonun sağlanması için gereklidir.

 

ü     Diğer etki mekanizması ise bakteriyosin salgılanması ile patojenik bakterilerin üremelerinin azalmasıdır. B. infantis,  L. acidophilus, L. plantarum, L. paracasei, L. Bulgaricus gibi probiyotikler KZYA (kısa zincirli yağ asitleri: asetat, butirat, propiyonat) üretiminde yer alarak bu işlevleri gerçekleştirir. KZYA aynı zamanda bağırsak pH ını düşürür böylece bakterilerin üremesi için olumlu bir ortam oluşmaz.

 

ü  Mikroorganizma bozulması ile disbiyozis denilen kavram ortaya çıkar bu da birçok metabolik ve immun sistem hastalıklarının gelişmesine sebep olur. Probiyotikler ya da mayalar sağlığa yararlı olup insan sağlığı yararına işlev görmektedir. Kronik hastalıklar tedavi masrafları yüksek olmakla beraber aynı zamanda hastanın yaşam kalitesini tamamen bozan rahatsızlıklardır.

 

NOT:  Dünyada klinik çalışamalarda Probiyotik karışımı (VSL# 3) kullanılmıştır(Özellikle inflamatuvar ve otoimmun hastalıkların probiyotikler ile tedavisinde). 

VSL#3’ün gramında 100 milyar bakteri bulunmaktadır. Bu VSL#3 bakteri paketinde;

1) Lactobacillus (acidophilus, delbrueckii subsp. bulgaricus, casei, plantarum)

2) Bifidobacteria (breve, longum, infantis)

3) Streptococcus salivarius subsp. thermophilus vardır.

 

Bunun dışında tabi ki tek başına ya da farklı kombinasyonlarda suşlar ile yapılan çalışamların sayısı da fazladır.

 

 

GASTROİNTESTİNAL FLORA GENEL VÜCUT FONKSİYONLARINA ETKİ MEKANİZMASI

 

ü  KZYA, asetilkolin, serotonin, katekolaminler, GABA, triptofan, tirozin, biotin, K vitamini, para ve meta hidroksi fenilasetik asit, hidroksisinnamik asit, fenil valerik asit, p-aminobenzoik asit, indol asetaldehit, indol asetik asit, indolkarboksilik asit, indoksil 6- hidroksimelatonin sülfatlar, putrescin, spermin, spermidin, taurin, cadaverin ve diğer peptidlerin nöroaktif hale getirilme işlemi ya da üretim işlemleri bağırsak florası tarafından yapılmaktadır.

ü  Bağırsakta yaşayan Laktobasiller ve Bifidobakteriler yağ metabolizması üzerine etkindir. Konjuge linoleik asit, linolenik poli doymamış yağ asitleri, KZYA üretimi yaparlar. Bilindiği üzere bunlar kongnitif fonksiyonlar için esansiyeldir,  aynı zaman da inflamasyon azaltıcıdır. Butirik ve propiyonik asitin inflamasyon üzerine etkisi asetik asite göre daha baskın iken asetik asit sinaps ve dendrit formasyonu için gerekli olan kolesterol sentezinin substratıdır.

ü  Poli doymamış yağ asitlerinden biri olan omega 3 ise kognitif fonksiyon, nörojenesis, nörotransmisyon ve oksidatif strese karşı koruma sağlar. Yeterli miktarda omega 3 öğrenmeyi arttırdığı gibi kurşun trietil v.b. nörotoksinlere karşı da koruma sağlar.

ü  Linoleik asit doza bağlı olarak plazma glukagon benzeri peptid -1, peptid YY ve kolesistokinin seviyelerini arttırır. Bu peptidler gastrik, pankreatik ve safra enzimleri salgılatarak linolenik asit ve linoleik asit gibi uzun zincirli yağ asitlerin infüzyonunu sağlar (böylece beyin hipotalamik nöral yolaklar ve vagal sinirden total kalori alımını modüle eder.) Bu lipidlerin ve yağ asitlerinin metabolizmasının ana basamağı probiyotiklerdir.

ü  Bağırsak mikrobiyomu kısa zincirli yağ asitlerini oluşturarak portal ven sirkülasyonu ile dolaşıma katılır. Butirat kolonik epitel için enerji subsratıdır. Propiyonat ve asetat 2G protein reseptörü Gpr41(propionat) ve Gpr43 (asetat) ismi ile bilinen G proteine bağlı reseptörlere bağlanır. Mikrobiyotanın adipoz doku ile bağlantısı Gpr41 üzerindendir ve bunu kzya ile yapar.

ü  Hipotalamus-hipofiz-adrenal aks ile bağırsak geçirgenliği, GI salgılar ve haraketlilik değişir. Bu da vücutta başka fonksiyonların da değişmesine sebep olur. Örneğin; depresyonda yüksek plazma kortizol seviyesi ve serebrospinal sıvıda kortikotropin salınıcı hormon seviyesi yüksektir. (Düşük miktarda salgılandığında zihni açar, dikkati arttırır, öğrenmeyi hızlandırır. Aşırı salgılanması travmatik olaylardan sonra görülen korku, kaygı, aşırı ihtiyat, irkilme, eskileri yaşama, duygusal uyuşukluk, zevk alamama, başkalarının hissettiği ile ilgilenmeme gibi belirtiler görülür. Fazla salgılanması bağışıklık sistemini ve kemik oluşumunu baskılar.) Kortikotropin salgılatıcı hormon kolonik mukus salgılanması ve mast hücreleri ile nöronları aktive ederek COX-2 aktivasyonunu arttırır.

ü  Locus coeruleus (beyin sapındaki mavi bölge)= beynin noradrenalin deposu olarak bilinen bölgesi (uyku ve uyanma döngüsü, dikkat, hafıza, kognitif fonksiyonlar, duygu durum, vücut duruşu ve denge ile ilgili bölgesidir. )Norepinefrin bağırsakta E.coli, Y. enterocolitica ve P. aeriginosa gibi patojenlerin üremesi ile ilişkilidir.

ü  Mikrobiyal enfeksiyonlar hipotalamik pitituvar aksis olarak bilinen sistemi aktive ederek proinflamatuvar sitokinleri salgılatır. 

 

ANTİOKSİDAN ETKİNLİK

 

ü     Probiyotikler vitaminler, biyoaktif peptidler ve çeşitli enzim sentezlerine katılması ile ya da aktif haline getirilmesi ile antioksidan aktivite göstermektedir. Bu vitaminler aynı zamanda birçok metabolik olayın koenzimidir.

ü     İn vitro ve in vivo çalışmalarda genel adı ile laktik asit bakterileri olarak bilinen Lactobacillus, Bifidobacterium, Lactococcus ve Streptococcus thermophilus türleri antioksidan aktivite göstermiştir. Bu etkinlikler in vitro olarak laboratuvar sonuçlarında askorbik ve linolenik asit, troloks (E vitamini analoğu) (6-hydroxy-2,5,7,8-tetramethylchroman-2-carboxylic acid) a benzer antioksidan kapasite, intraselüler glutatyon seviyesi ve superoksit dismutaz aktivitedir. 

ü     Bu etkinliğin en iyi gözlemlendiği alt suşlar Bifidobacterium animalis subsp. lactis, Lactobacillus acidophilus, and Lactobacillus brevis’ tir. Örneğin bu suş karışımının 18 gün boyunca 10 8 CFUgün verilen farelerde doksorubisinin oksidatif stresini belirgin derecede azaltmıştır.

ü      Bifidobakteriler başta olmak üzere Laktobasillerin belli alt grupları bağırsakta vitamin üretim öncülüdür. Örneğin; askorbik asit, K vitamini, B vitamini …(Biotin (B7H vitamini) yağ asidi ve aminoasitlerden nörokimyasal sentezi için önemli bir vitamindir.)

ü     Başka bir çalışmada tahıl proteinlerinden fermantasyonla elde edilen mayaların da antioksidan aktivite gösteren peptid salınımını desteklediğini göstermiştir.  Lactobacillus planatarum, Lactococcus lactis, Streptococcus thermophilus, Leuconostoc sp. ve laktik asit bakterilerinin diğer türleri ve bazı mayaların belirgin miktarda karotenoidler, folat ve SOD ve glutatyon redüktaz antioksidan aktivitesi gösteren enzimlerin üretimine katıldığını göstermektedir.

ü      Bir çalışmada A, E ve C vitaminlerinin depresyonu;

a.      Kısa ve orta zincirli yağ asidi üretimini artttırarak

b.      Clostridium sayısını azaltıp, Laktobasil sayısını arttırarak

c.      İmmun fonksiyonları destekleyerek

d.      Antioksidan aktiviteyi arttırarak

e.      Stres cevabı oluşturulan proteinlerin sayısını azaltarak görülüştür. Bu takviyeler çalışmada Lactobacillus fermentum, Lactobacillus delbrueckii subsp. bulgaricus ve Lactobacillus acidophilus ile beraber verilerek yapılmıştır.

 

 

 

·        Mikrobiyota sadece obezite ile değil hiperlipidemi ve diyabet ile de ilişkilidir. Bu hastalıklarda oksidatif stres artmıştır. Lipoprotein modifikasyonu ile beraber glikolize ürünlerin oluşumu vardır. Lipoprotein oksidasyonu ya glikolizasyonu aterosklerozise sebep olur. Lactobacillus acidophilus and Bifidobacterium infantis antioksidan etki göstererek lipoproteinleri irreversible glikolizasyona karşı korumuştur. Ateroskleroziste proaterojenik olan VLDL ve LDL yi azaltmış aynı zamanda antiaterojenik olan HDL yi arttırmıştır.

 

HİPERTANSİYON VE DİYABET

 

·        Anjiotensin dönüştürücü enzim inhibitör peptidleri (ADEIp) damar çeperlerinde dilatasyon yapar ve aynı zamanda böbreklerden su reabsorpsiyonunu azaltarak kan basıncının düşürülmesine yardımcı olur.

·        Lactobacillus plantarum verilen farelerde ADEIp’ lerin salınımnı arttırır hem endotelin relaksiyonu ile hem de anjiotensin 2 üzerine etki etmesini sağlayarak kendiliğinden sistolik kan basıncının düşmesini sağlamıştır.

·        İnsülin direncinde mikrobiyota önem kazanmaktadır.

·        Tip 1 DM ‘ da pankreatik beta hücreler T hücrelerince (otoimmun hastalık) hasar görmüştür ve insülin üretimi yoktur. Tip 1 DM hastalığında değil ama non obez diyabetik farelerde Lactoccocus lactis insülin rezistansını düzenlemeye yardımcı olur ayrıca insülinitin azaltılmasına yardımcı olur. (İnsülinit: Pankreas’ta Langerhans adacıklarının iltihabı)

·        Tip 2 DM’ da inkretin derive hormon olan GLP-1 pankreatik fonksiyonları destekler fakat yarı ömrü kısadır. GLP-1 kısımında kolonda Bifidobacterium longum bu sekresyona ve tutuluma yardımcı olur. Lactobacillus gasseri de aynı şekilde diyabetik farelerde sekresyonuna yardımcı olmuştur. Lactobacillus paracasei etkisi bulunan diğer probiyotik türüdür.

·        Roseburia intestinalis and Faecalibacterium prausnitzii tip 2 diyabette bağırsak florasında azalmaktadır. Obeziteyi de beraberinde getirmektedir.

·        Bazı Laktobasil türevleri CLA üretimine katılır. Örneğin; acidophillus, plantarum, paracasei ve casei bunlardan bazılarıdır. Bunlar adinopektini regüle edebilir, inflamasyonu azaltabilir ve Glukoz transport tip 4 supreyonunu bloke eder.

·        Probiyotiklerin antiinflamatuar etkinlikleri kzya üretimi ve IL-6 ekspreyonunu azaltması ile ilgilidir.

 

OBEZİTE VE METABOLİK BOZUKLUKLAR

 

·        Bağırsak mikrobiyotasının beyin sapındaki kannabinoid reseptörleriyle etkileşimi olduğunu, özellikle Lactobacillius acidophilus’un kanabinoid reseptörlerinin üretimini uyardığını ve böylelikle bu bakterinin obezite ile ilişkisinin olabileceğini öne sürmüştür.

·        Obez tip barsak mikrobiyotasının daha obezite oluşmadan immünolojik ve davranışsal değişikliklere neden olması ilginç bir bulgudur.

·        GI mikrobiyota epitelyal ve endokrin hücreler ile adipoz dokuda etkileşime girer.

·        Obez kişilerde Bacteroidetes sayısı azalmış, Firmicutes sayıları artmıştır.

·        Propiyonat hem GPR41 hem de GPR43 için seçicidir. En önemlisi GPR41 ve GPR43’in enerji düzenleyici etkileri mikrobiyota bağımlıdır.GPR41’in aktiflenmesinin leptin seviyesinin artmasına, nöropeptit Y’nin azalmasına ve GLP1 artışına, GPR43’ün aktiflenmesinin ise propionat ve asetat üzerinden adipogenezin artmasına neden olduğu gösterilmiştir.

·        KZYA’ların tokluk artışı ve besin alımının azalması ile ilişkili olduğu da bilinmektedir. Bunun bir sebebi de vücuttaki enerjinin %5 ila 10 unun kaynağı olarak kullanılmasıdır.

·        Safra asitleri ile metabolik olaylar arasındaki ilişkide en çok üzerinde durulan konu ise insülin direnci ve diyabettir. İntestinal hücreler inkretin peptitlerden GLP1 salınımının uyardığı gösterilmiştir. GLP1 glukoz homeostazında önemli bir yere sahip olup, pankreas B hücrelerinden insülin salınımını uyarırken, glukagon salınımını baskılamaktadır. Bu bulgu ise safra asiti ve diyabet ilişkisinin somut bir kanıtı olarak karşımıza çıkmaktadır.

·        Enteroendokrin hücreler(peptid L hücreleri) tarafından üretilen GLP-2 bağırsak bariyer fonksiyonlarına karışır. Bağırsak üzerinde trofik etkisi (epitel hücre sayısında artış) vardır. Zonula okludens (epitel hücreleri birbirine bağlayan proteinler)  ekspresyonu artar.  Paneth hücreleri tarafından üretilen peptid sentezini düzenler ve doğal bağışıklığa eşlik eder.

·        Lactobacillus delbrueckii subsp. rhamnosus, Bifidobacterium lactis ve inulin karışımı olan bir simbiyotik verildiğinde 2 nöropeptidin plazma seviyeleri artmıştır: Nöropeptid Y (Otuzaltı aminoasitten oluşan ve memeli sinir sisteminde yüksek oranda bulunan bir polipeptittir ve pankreatik polipeptid ailesindendir. Beslenme, merkezi otonom işlevler, öğrenme, stres, cinsel ve motor davranışlar da dahil olmak üzere birçok nöroendokrin işlevin düzenlenmesinde görev aldığı gösterilmiştir. Motivasyon ve duygusallık ile ilgili kortikal ve limbik bölgelerde yüksek oranlarda bulunur.) ve peptid YY. (ince bağırsakta salgılanır. İştah ile ilgilidir. )

·        Diyabetik bağırsak mikrobiyotasında düşük konsantrasyon da Roseburia intestinalis ve Faecalibacterium prausnitzii (bütirat üreten bakteriler) gösterilirken, daha yüksek seviyelerde Lactobacillus gasseri, Streptococcus mutans ve Clostridiales üyeleri gösterilmiştir. (İlginç olan kısım Tip 2 diyabet hastalarında Laktobasil gruplarının ağırlıklı olmasıdır. Hatta Laktobasil gruplarının açlık kan düzeyi ve HbA1c üzerinde etkisi bulnmaktadır. )

·        Kilo verme ve obezite üzerine yapılan 225 kişinin katıldığı çift kör, randomize bir çalışmada grup 4 e ayrılmıştır. Bir gruba plasebo, bir gruba prebiyotik, bir gruba sdece probiyotik, en son gruba ise prebiyotik ile probiyotik karışımı verilmeiştir. Simbityoik alan grup ile prebiyotik alan grubun verileri eşit olup çalşmayı 136 kişi tamamlamıştır. Çalışma 6 ay boyunca yapılmıştır. Obezitedeki etkinliği prebiyotik alan grup ile sinbiyotik alan gruplarda benzerdir. Fakat probiyotik alan grupta anlamlı bir değişiklik yoktur.

 

ATOPİ VE CİLT HASTALIKLARI

 

·        Pre ve post natal mikrobiyota immun gelişimin oluşmasında önemlidir. Atopik hastalıklar ve besin intoleransına karşı koruma sağlar.

·        Vajinal yolla doğan bebeklerde Lactobacillus, Prevotella ve Sneathia türlerinden oluşan mikrobiyota maternal vajinal traktustan gelmektedir. Sezeryan doğan bebekler ise maternal cilt bakterilerine maruz kaldığı için bağırsak mikrobiyotaları farklı yönde şekillenir ve ağırlıklı olarak Staphylococcus, Corynebacterium ve Propionibecterium ve daha az bifidobacteria and lactobacilli iken oluşan mikrobiyota rol oynar.

·        Erken çocukluk döneminde anne sütüyle beslenen bebeklerin bağırsak mikrobiyotasına Actinobacteria’lar ve özellikle Bifidobacterium cinsi hakimdir. Doğumdan sonra bebek maması ile beslenen bebek florası ise Streptococcus, Clostridium species, Bacillus subtilis, Bacteroides vulgatus and Veillonella parvula’ dan oluşmaktadır. Bunlarda alerjik altyapı ve otoimmun hastalıklar için zemin oluşturmaktadır.

·        Her ne kadar doğum suşları mikrobiyota gelişiminde ilk basamak olsa da yeni çalışmalarda zamanla anne sütü ile beslenme ile de mikrobiyotasının olması gereken suşlara zamanla sahip olabileceği gösterilmiştir. Aynı zamanda mikrobiyota, katı gıdaların beslenmeye girişi ile diyetteki değişikliklerden etkilenerek çeşitli yeni suşlara zemin hazırlar ve zamanla yavaş yavaş yetişkin mikrobiyotası oluşur. Dört yaşından (bazı kaynaklarda 2 yaş olarakta geçmektedir.) sonra erişkin bağırsak florası yerleşir. Sonrasında ise genetik faktörler, yaşlanma, beslenme alışkanlıkları, coğrafik köken, yaşam tarzı, düzenli kullanılan ilaçlar ve antibiyotik kullanımı gibi çeşitli faktörlerden etkilenir. Ayrıca fiziksel egzersiz de bağırsak mikrobiyotasını düzenleyebilir, artan fiziksel aktivite yararlı mikrobik türlerin konsantrasyonunu artırabilir.

·        L. Acidophilus toll-like reseptörleri modüle eder.

·        Enterositler (ince bağırsaktaki emme hücreleri) , proteoglikanların (Bağırsak epiteli, patojen mikroorganizmalar ve ürünlerinin vücuda girişini engelleyici ve plazma bileşenlerinin lümene kaybını önleyici bir engel görevi yapar. Enterosit bazal zarının parçası olan heparan sülfat ve “syndecan-1” gibi proteoglikanlar (HSPG) hücre geçirgenliğini düzenlerler) tanınmasını sağlar. Bu da dendrik hücre aktivasyonu ve Th1 lenfosit cevabını sağlar. Th1 aktive edilmesi Th2 baskılanmasına sebep olur ki Th2 artması atopik hastalıkların artması demektir. Bu etki mekanizması ile L. acidophilus ve L. rhamnosus çocuklarda egzema benzeri reaksiyonları ve cilt duyarlılığını azaltır. Th1/ Th2 oranı tüm alerjik mekanizmlarda rol oynar. Açılımı şu şekildedir= (IL-12 + IFN-g/IL-4 +IL-5)

·        Atopik dermatit en çok bebeklik ve çocukluk çağında bireyleri etkiler. Cilt bariyer fonksiyonlarında anormaliteler, alerjiye duyarlılık ve tekrarlayan cilt inflamasyonları vardır.  Korunmak ya da azaltmak amaçlı prenatal dönemde probiyotik takviyesine ihtiyaç vardır. Atopik dermatitin tek sebebi floranın bozulması değildir birçok faktör etkin olabilir. Patolojik duruma göre esansiyel yağ asitleri, vitamin ve mineraller, bazı rejimler ve takviyeler duruma göre bebeklik ve çocukluk döneminde yapılmalıdır.

·        L. rhamnosus GG atopik dermatitte en etkili olan suş olarak görülmüştür. Yanında mutlaka prebiyotik takviyesi ile çörek otu yağı etkinliği de gözlenmiştir. Fakat genel değerlendirmede mutlaka sinbiyotik kullanımının gerektiği çeşitli çalışmalarda hesaplanmıştır

·        Oral probiyotikler bağırsak bağlantılı lenfoid doku ile ciltteki inflamatuvar sitokin salınımını etkiler.  İyi bir bağırsak-beyin-cilt aksisi sağlıklı bir cildi doğurur. Çeşitli çalışmalar Lactobacilllus türlerinin anti-inflamatuvar etkileri olduğunu göstermiştir. Lactobacillus reuteri IL- 10 gibi antiinflamatuvar sitokin salınımını artttırmış, ayrıca proinflamatuvar salınımını da azaltmıştır.

·        Lactobacillus paracasei ciltte inflamasyonu inhibe etmiştir. Lenfosit kültürlerinde CD4+ hücrelerinde doza bağlı proliferatif etkinliği güçlü inhibe ettiği gibi IL-10 ve TGF beta gibi antiiflamatuvar özelliği olan hücreleri indüklemiştir.

·        Lactobacillus casei IL-10 ve regülatör hücre fonksiyonlarını düzenlemiştir. Lactobasil türevleri gibi B. coagulans yine cilt sağlığında PMBCS (periferal kan mononükleer hücre) ve PMN (polimorfonükleer lökosit) üzerinde etki gösterir. PMBCS ve PMN serbest radikal hasarına bağlı akne oluşmasına eğilim yaratmaktadır.

·        Retinoidler ve benzoil peroksit ile cilt bariyer fonksiyonlarının bozulduğu bilinmektedir. Rosaceae ve atopik dermatit ise cildin diğer bariyer bozulması problemlerindendir. Oral probiyotik kullanımı ile cildin nemlenme problemi aşıldığı gibi aynı zamanda transepidermal su kaybı da giderilmiş olur.

·        L. paracasei ile yapılan plasebo kontrollü çalışmada kapsaisin cilt hassasiyetini ölçmek için kullanılmıştır. 29 gün sonra karşılaştırıldığında probiyotik alan grupta TGF beta (transforming growth factor beta: aktif makrofajlar ve t lenfositler tarafından salgılanır. En önemli etkisi immün yanıtı baskılar) serum konsantrasyonunda artış görülmüştür.

·        Akne oluşumu;

1.      Foliküler hiperkeratinizasyon

2.      Sebum üretiminin artışı

3.      Propiobacterium acne kolonizasyonu

4.      İnflamatuvar olaylara bağlı olarak gelişir.

·        Topikal uygulamalar cilt bariyerini bozar. İn vitro olarak Streptococcus salivarius (orofarenks bölgesine ait suş) P. Acne ve Streptekok grubuna karşı bakteriosin benzeri molekül üretmiştir.

·        Benzer bir davranışı Lactococcus sp. suşu Staphylococcus epidermidis, Staphylococcus aureus, Streptococcus pyogenes ve P. Acne türlerine karşı bakteriyosin üreterek antimikrobiyal aktivite ortaya çıkararak göstermiştir.

·        Topikal uygulamalara katılan S. thermophilus ciltte antimikrobiyal özelliği arttırmıştır. S. salivarius K12 keratinositler üzerinde etkili olan proinflamatuvar sitokin IL-8 üretimini hem epitel hücrelerde hem de keratinositlerde inhibe etmiştir.

·        L. paracasei p maddesinin (Merkez sinir sisteminin birçok kısmında bulunan ve 11 aminoasit içeren bu polipeptid ) indüklediği vazodilatasyon, ödem, mast hücre degranülasyonu, TNF alfa salınımını inhibe etmiştir.

·         Lactobacillus plantarum ve L. reuteri yine cilt üzerinde klinik çalışmalarda etkinliği görülen probiyotik çeşitlerindendir.

·       Insulin-like growth factor 1 (IGF-1) de akne yapan etmenler arasındadır.

·        Lactobacillus plantarum, Lactobacillus rhamnosus GG, Bifidobacterium breve, Lactobacillus johnsonii de UV ışığına karşı etkili görülmüştür.

 

KANDİDA ENFEKSİYONLARI

·        Mikrobiyota bozulması Candida albicans üremesini ve olduğu bölgedeki mantar enfeksiyonlarını arttırır.

·        Vajinadaki baskın mikroflora Laktobasillerdir. Aynı zamanda genital enfeksiyonlara karşı da koruyuculuk sağlar. Kalan florada anaerobik bakteriler olan Gardnerella vaginalis, Bacteroides, Prevotella ve  Mobiluncus türleri bulunmaktadır. Yapılan çalışmalarda vajinal sağlığın korunmasında en etkili iki bakteri türünün L. rhamnosus ve L. Reuteri olduğu belirtilmiştir.

 

 

Devam edecek…

 


Eczacının Sesi


Son eklenen haberler

Yazilarin tüm hakki Eczacinin Sesi e-gazeteye aittir. Imzali yazilar, yazarlarinin görüs ve sorumlulugu altindadir. Eczacinin Sesi e-gazetenin adi kaynak gösterilmeksizin alinti yapilamaz.



Ana Sayfanız Yapın | Ana Sayfa

Haberler | Yazarlar | Özgür Köşe | Alkol Hesap | İlaç Rehberi | Reklam | Üye Girişi |
Kamu Kurum | Yasal-Mali | Dosya | Kültür-Sanat | Çepeçevre | Söyleşi | Üye Girişi | İlanlar | Duyurular | Dünyada Eczacılık | Arama
TEB | Eczacı Odaları | TEİS | Eczacı Kooperatifleri | Sağlık Bakanlığı | TİTCK | SGK | Reçete Giriş | Gazeteler | TV'ler | İletişim