Siyah beyaz da olsa televizyonla ilk tanıştığımız, günde bir iki saat yapılan yayını izlemek için önünde nöbet tuttuğumuz, açıldığında tüpünün ısınmasını beklediğimiz, misafir çocuklarının kurcalamasını engellemek için önüne barikatlar kurduğumuz yıllarda, elin oğlu Ay’a gidip, etrafında iki tur atıp,  ayın arkasından “Houston , cevap ver Houston!” diyorken; biz yan odaya hat çekmek bir yana, evde oyuncak dahi olsa telefon olmadığından Ankara’yla görüşmek için sabahtan postaneye gidip telefon yazdırıyorduk da, yine de “Apollo 8, burası Houston” diye görüşmeyi sağlayan astronot kadar sağlıklı bir iletişim sağlayamıyorduk.

        

Araya nasıl oluyorsa Adana veya Konya giriyordu da “Çık aradan Konya!” diye bağırmak zorunda kalıyorduk.

          

Ama, o kadar iletişim güçlüğü içinde dahi eczacılar; gelen tehlikeleri fark ediyor, 1975 yılında ilk kepenk kapatma eylemini yapıyorlar, bırakın interneti, telsiz ev telefonunun bile olmadığı 1978 yılında Roche ve Atabay boykotunu gerçekleştiriyorlar, taleplerini kabul ettiriyorlardı.

 

Eczaneler son kepenk kapatma eylemini 2009 yılında gerçekleştirdi, bir öncekini de 2002 yılında... Arada büyük mitingler dahil ses duyurmak için yapılan bir çok eylem ortaya  konulmuş olmasına rağmen, 2002 yılındaki eylem dahil bu süreçte yapılan eylemlerle kaybedilenlerin pek de geri alınamadığı bir sürece girilmiş oldu.

 

Tüm dünyada yapılan benzer eylemliliklerde haklar geri alınırken bizde neden geri alınamayan bir sürece girildi? Bunu acaba iyi analiz ettik mi? Ters köşeden bir bakalım:

 

Öncelikle bir yanlışı düzelteyim; eczacılar hiçbir zaman kepenk kapatma eylemi yapmadı! “Nasıl?” yani demeyin. Eczaneler açık olan kepenkleri gün içinde kapatıp gitmedi, sabah açması gereken kepenki açmayarak kepenk açMAma eylemi yaptı. “Ne fark eder ki?” de demeyin.Tüm Dünyada bu tip hergün yapılması alıışılagelmiş , olağan ve rutin davranışların topluca yapılmaması şeklindeki eylemlere “Sivil İtaatsizlik” eylemi adı verilir.

        

Bunlar Sivil Toplum Örgütleri önderliğinde yapıldığı gibi, balık fiyatlarının birden bire yükselmesi sonucu İngiliz ev kadınlarının yaptığı balık almama eylemi gibi tamamen tabandan gelen bir hareket de olabilir. Tüm gelişmiş ülkelerin hukuk sistemlerinde sivil itaatsizlik eylemleri aslında bir eylem değil de eylemsizlik olduğundan, yani ortada bir eylem ve dolayısıyla işlenmiş suç olmadığından suç sayılmaz.

 

Bizim hukuk sistemimizde de hukuki içtihatlar bu yönde olmasına rağmen halk sağlığını tehlikeye atmak vb. gibi tali gerekçelerle bu eylemsizlik eylemi suç olarak vasıflandırılıp, uygun bir kılıf bulunup konu yargıya bir şekilde intikal ettirilmiştir, ettiriler de. (Pek kimse bilmez ama, sonuçta beraat etmiş ya da cezası tecil edilmiş olsa da bu yüzden mahkemelerde sürünmüş tüm yöneticilerimize buradan şükranlarımı sunuyorum.)

 

1789 İhtilalinden itibaren her hakkı, yaptığı eylemlerle alan Fransız halkı bunu en çok kullanan halk olduğu gibi, oradaki yöneticiler halkın tepkisinden çekinir, çünkü Fransız halkı bir eylem ortaya koydu mu mutlaka sonucunu alır. Onlar bunu demokratik bir hak olarak görür ama bizim demokrasi tarihimiz yeni olduğu için eskiyle mukayese edilir ve tanımlama isyan diye eski jargona göre yapılır ve en ağır şekilde cezalandırılır.  Onun için bizde demokrasi kültürü olan pek az topluluk bu tip eylemleri başarıyla sonuçlandırabilir, o da nöbetçi bırakarak, ilaca ulaşımı 7/24 sağlayarak yapan eczacılar olmuştur ve eski jargonla hiç itham edilememişlerdir.

 

Pekiiii Eylem ne zaman yapılır??? 

 

Hukuki yollardan hak aramanın artık mümkün olmadığı veya bu yollardan hak aramaya gitmenin telafi edilemez hak kayıplarına neden olacağı, hak kayıplarının geri dönülemez noktalara varacağı durumlarda yapılır. “Eylemim geldi” veya “Hadi eylem” yapalım diyerek eylem yapılmayacağı gibi, eylem en son çaredir. Yani artık bıçağın tam anlamıyla kemiğe dayandığı durumda yapılır ve sonuç alınmadan bırakılmaz.

 

Çünkü artık son hamledir, sonraki hamlesi yoktur.

 

Yeni neslin deyimiyle sonrası “Game Over” dır.  Şah ta olsan vezir de olsan satrançta oyun bitince herkesi piyonlarla aynı yere koyarlar. 

 

Niye mi anlatıyorum bunları?

 

1974 yılında eczacıların kar oranlarının yüksek olduğu, ilaç firmalarının bu oranlar yüzünden zarar ettiği (!), halkın ilacı pahalıya aldığı vb. gibi  gerekçelerle kar oranları oldu bittiye getirilerek düşürüldü. Hemen ardından ocak 1975’te kepenk açmama eylemine gidilen süreçte de 1978 boykotuna gidilen süreçte de bir oldu bittiye getirilme ve hukuki sürecin işletilememesi veya gecikmesi gibi ciddi tehlikeler olduğunu o gün karar alma mekanizmasında olan meslektaşlarımız görmüş ve kendileri adına risk alarak böyle bir kararı vermişlerdi.

 

2002 yılında da yüzde 10’luk peşin alım iskontosu, ilaç firmalarının bu oranlar yüzünden zarar ettiği(!), halkın ilacı pahalıya aldığı vb. gibi  gerekçelerle birden kaldırılmış, yine  1975 yılındaki gibi aynı öngörüde bulunularak bir kepenk açmama eylemi gerçekleştirilmiş, ama yazılı bir güvence olmaksızın alınan yüzde 7’lik kazanım yeterli görülerek bu eylem sonlandırılmıştı.

 

2009 yılında ise, yürürlüğe girerken övüle övüle bitirilemeyen 2004 Fiyat Kararnamesinin ve Kamu İlaç Alım Protokolünün üzerinden 5 yıl geçmiş olmasına rağmen, yaklaşan seçimler dışında bir gerekçesi hala ortaya konulamayan bir kepenk kapatma eylemi hayata geçirildi. Bu düzenlemeler yüzünden ne kadar mağdur olduğumuz, zamanlama yüzünden haliyle anlatılamadığı gibi, hukuki yollardan hak aramanın artık mümkün olmadığı veya bu yollardan hak aramaya gitmenin telafi edilemez hak kayıplarına, eczacıları geri dönülemez noktalara getireceği gibi temel haklılık gerekçelerinden de uzak olduğu için hiçbir sonuç alınamadı. 

 

Yapılan açıklamalarda elde edilen kazanım olarak “Birlikteliğin gösterilmiş” olduğu ifade edildi. Seçim sonuçlarında bu ifadenin ne demek olduğu anlaşıldı, ama aslında herkes o gün kaybetti.

 

Zira, herkes ama herkes; her açıdan mağdur oldu ve satranç tahtasından sonraki durağın neresi olduğunu da görmeye başladı.

 

Artık gelişen teknoloji ve yukarıda bahsettiğim nedenlerle halkı karşısına alan klasik eylem devri kapandı.

 

Hala oyun bitmiş değil, iletişimin yaygınlaşması ve çeşitlenmesi hala çözümü mümkün kılabilir.

 

Sorun şu; karar alma mekanizmasında olanlar hala herkesi 70’li yılların iletişimsizliği içinde sanarak buyurgan ve üst perdeden susturucu tonlamalarla iletişimi kesmeye, sorunları örtmeye, küçük göstermeye mi çalışacaklar, yoksa bir ihtimal daha var deyip farkındalıklar mı oluşturmaya çalışacaklar?

 

Farkındalık mı?

 

O da ne? Demeyin.

 

En büyük holdingde bile olmayan ekonomik güce sahip bir örgüt, en iyi ajanslarla, en iyi ekonomi profesörleriyle öyle iletişim projelerine imza atar ki, Avustralya’dan Amerika’ya kadar her örgüt kapıda kuyruk olur; “Know how” almak için!!!

 

Hele hele, üyelerinin sattığı her 100 kutudan 74’ünün fiyatı, 10 TL ve altındaysa...

 

Bu 74 kutunun ortalama her kutusunda dilencinin bile yüzüne bakmadığı vergiden önceki brüt 50 kuruş kar ile niye zarar ediyorum diye hesap kitap içinde boğuluyor ve çıkış bulamıyorsa...

 

Sektör; sektör değiştirmeye başladıysa:

 

Ekonomi profesörü bile bulmaya gerek yok,

        

Son sınıf öğrencisi yeter!

...

 

Kendimi Apollo’ daki astronot gibi hissettim bir an, çok mu uçuyorum diye? Deneme yapayım bakalım:

        

Houston?

...

 

Cevap ver Houston!      

...

 

Saygılarımla...

 

s.sofugil@eczacininsesi.com

 



Dosya

Özgür Köşe

Dünyada Eczacılık

Sektörel Bakış

Çepeçevre

Kültür Sanat